Dosya

Bir Mizah Laboratuvarı Olarak Jeremy James'in Maceraları

Kütüphanenin transit yollar misali uzanan raflarındaki hemen her şeyi, iyiyle kötü arasındaki farkın zihnimde iyice belirginleşmesi adına silip süpürürken, çocuk edebiyatında gülmecenin gücünü ve etkisini mutlulukla fark ettim.

          İsmail’e ve tüm güzel çocuklara…

 

Her yazının hikâyesi var mıdır bilmiyorum ama benim bu yazımın yıllara uzanan bir hikâyesi var: Çocuk edebiyatıyla ilgilenmem kabaca on yılı buluyor. Kütüphanenin transit yollar misali uzanan raflarındaki hemen her şeyi, iyiyle kötü arasındaki farkın zihnimde iyice belirginleşmesi adına silip süpürürken, çocuk edebiyatında gülmecenin gücünü ve etkisini mutlulukla fark ettim. Kaba öğreticilik kadar başa bela olan kekremsi gülmecenin pusuda beklediğini, yetişkin zihninde hamken pişmeyip olduğu şekliyle kalan söz, cümle ve eylemlerin çocukların peşini bırakmadığını endişeyle gözlemledim aynı sularda. Çocuğa komiği taşımanın, onu özenle gıdıklamanın bildik bir karışımı var mıydı, aynı dokunuş farklı zihinlerde benzer etkiyi uyandırır mıydı gibi sorular üşüştü başıma. Külliyat devirmeyi rutin bellediğim yıllarda, bir kitabında güldürmenin tüm patikalarında dolaşmış ehil yazarın, başka kitabında feci çuvalladığını görünce, yol ustasının bile kendine faydasının dokunmadığını anladım. Kendisine kurban olarak yedi oğlan ve yedi kız sunulan ve kapatıldığı labirentte krallık süren Minotaurus'un elinden Ariadne'nin ipliği sayesinde kurtulan Theseus,  sıkıcılık mağarasından kurtulamayan yazarlara yardım elini uzatsa yeridir (Bonnefoy 534). Miroslav Holub'un demesiyle “Şiirler yazdınız şairdiniz” (Holub, 55) peki bugün, şu anda şair misiniz bakalım? Güldürme adayı yazarın işi en az şair kadar zor.

İşe yarar karışımı terk etmeyip diziler halinde kitap yazmak cingöz yazarların başvurduğu sevimli hilelerden biri. Karakterin gülünçlüğüne basarak yükselen nice vasat hikâye var; güldürüyor mu, Allah var güldürüyor. Söz oyunlarından tutun da aksilikler silsilesine kadar gülmece geleneğinde ne kadar numara varsa hepsine başvurup işi kotaramayan da var maalesef. Gülmece parçalardan oluşuyor, doğru ama mikronların denetlenmesine, atomlarla halay çekilmesine benzer bir zorlukla parçalara gönlünce hükmedilemiyor. Neydi, nasıldı derken, henüz kelleşmemiş başımı kaşırken yüzlerce yazarın binlerce kitabı arasından geçerken; dünyada biriken gülmeceyi hünerle damıtan, sağan, özenle işleyip okura sunan, müşteri memnuniyetini işin başında azami seviyeye taşıyan kitaplarla, Jeremy James'in Maceraları'yla (Ana karakterin ismi J. J. olarak kısaltılacaktır) tanıştım. Isaac Asimov'un Vakıf dizisine son okunacak kitapla başlamıştım, J. J.’ye üçüncü kitapla başladım. Okurun iradesi ve okumanın benzersizliği böyle tuhaf rastlantılarla şekillenebiliyor. Yeniliklere açık olmak için biriktirdiklerimizden vazgeçmeyi göze almalıyız. Aksi halde, bizim bulanık bardağımız, ustanın bardağındaki duru sudan nasibini alamıyor. Wilson Usta'yı ve “opus magnum”u Jeremy James kitaplarını okudukça “foş” diye döktüm bardağımda evvelce birikenleri. Böylesi bir ustalık dersi kırk yılda bir çıkardı insanın karşısına. Sevdiğim kitapların bir kısmı tenzil-i rütbe ile çabaya, emeğe saygı duyduğum ikincil beğenilere zimmetlendi. Kendim okudum bayılarak, eşe dosta taşıyıp durdum ayılarak, zekâsına güvendiğim okurluğuna hürmet ettiğim kim varsa onlara övdüm övdüm de duruldum. Bunca yıl içinde ikinci baskıyı yapmayışına hayıflandım ve on senenin şıpınişi özeti sonunda sözü tamamen kitaba bırakmak üzere huzurunuzdayım.

Sekiz kitap, sekizi de güzel kitap, her birinin adı hayvanlı, (Fil, boğa, aslan, örümcek, Japon balığı, dinozor, hemstır, köpek)  on ikiye tamamlansa takvim yapar kullanırdık, o denli. Hayvanlı isim kitabın o cildinde karşımıza çıkacağa dair fragmanımsı bir işlev görüyor. İlk kitabın ilk satırları henüz tanışmadığımız J. J.’nin fil ve çlop tiradıyla açılıyor (Wilson, Filler Arabaların… 9-15), ilk kitabın ilk sayfasındaki ilk satırlar bir aceminin asla kalkışmaması gereken şeyi yapıyor: Yüksek perdeden meşk etmeye başlıyor! J. J.’nin abartılı beyanı, annenin aldırışsızlığı, babanın ‘vizontele’deki maça gömülmesi, filin eylemlerine devam etmesi derken, hangi çocuğa okuduysam kikir kikir kikirdeten başa bela bir gülmece bombasıyla sakinliğiniz, ciddiyetiniz darmaduman oluyor. Çlop kaka demek bu arada. Bizimki, filin babasının arabasına oturduğunu ve sonra devasa çlobu yaptığını annesine pek de ballandırmadan gazeteci titizliğiyle, 5N1K’ya riayet ederek aktarıyor. Ebeveynliğin olağanlığında seyreden anne için “çocuk işte ilgi çekmeye çalışıyor” bilmişliği devreye giriyor. Baba takımının attığı gole sevinse de son dakikada kendi kalesine attığı golle yenilen takımının yasını tutamadan yasın zebellasına yollanıyor. Bu kadar yoğun ve zengin bir malzemeyle açılan kitaplar, filmler tavsamadan yolun sonunu göremeyebiliyor, selamette olmak için çok çalışmak gerek çok!

Hepi topu beş sayfaya bunca şey sığdıran yazar, diğer ciltlerde, ebeveynleri, gözünün yaşına bakmadan silkeleyeceğini sızdırıyor. Çok çalışmaktan başını kaşıyamayan baba, “gol” diye bağırabiliyor mesela. Çlop meselesine tabu muamelesi yapan ve çloplardan söz ederse oğlunu odasına göndermekle tehdit eden anne, çocuğunu dinlemeyip kocasına haber vermemekle bir külüstür arabanın ve çlop dağının sorumlusu oluyor. Aynı sayfalarda yazar, açıkça taraf tuttuğunu belli ediyor, J.J.’nin aklıyla büyüklerin tutarsızlığına dikkat çekiyor ve çocuk başkahramanıyla iş birliğini sürdüreceğini okura fısıldıyor (Wilson, Filler Arabalara… 12).

 

Mizahın mayalandığı ilk sayfalar, kitabın birçok şeyden, yöntemden faydalanarak tüm kitabı tıkır tıkır işleyen deneylerle dolu bir mizah laboratuvarına dönüştüreceğinin değil sinyalini vermek spotlarını yakıyor. Yetişkin-çocuk zihinlerindeki marj ve gerilim J.J.’nin oyun sahasına dönüyor. Önce kötüler kuralı tam da yetişkinlerden beklenecek bir saçmalık! Brokoli yemeden dondurma yok, ders çalışmadan dışarı çıkmak yok, bol bol sebze bedava ama çikolatanın her parçası karneyle! Yetişkin iletişimine ses çıkarmayacak mıyız peki a dostlar? Kendileri her şeyi geçiştirirken, sıkıştıklarında bizim haylazın babası gibi “Bıdı bıdı semantik...” derken çocukların her şeyi mükemmel netlikte açıklamasını istemeleri iş mi şimdi? Yalnız büyüklere özgü “Hmmf” istenilen anlama gelebilirken, çocuktan yarım bir cümle yamalak bir ifade duyulmayagörülsün çanların hepicisi çocuk için çalmaya başlıyor: “Düzgün konuş!”.

 

Kavramlarımıza Dil Çıkaran Çocuk: Jeremy James

İletişimin, edebiyatın, sözcük ve cümlelerin hemen hepsi arka plan bilgisiyle yörüngesine oturduğundan J. J.’nin zihni sürekli allak bullak oluyor. Oğlunu ve kocasını kaybettiğini söyleyen Bayan Gullick'e yardım edeceğim derken kadıncağızın evinin altını üstüne getiren çocuğun suçu ne? (Wilson, Aslan Nasıl… 46). Bodoslama söz ve eylem yeteneğini azıcık haylazlıkla sentezlediğinizde harika bir çocuk çıkıyor ortaya ama ne hikmetse yetişkinler bu senteze çoğu zaman burun kıvırıyor. “Hmmf!”.

Kuşatıcı bir eleştirelliği tıkır tıkır işleyen gülmeceyle adım adım ilerleten kitapta işçiler, eylem sırasında, Marksist terminolojinin etkisiyle birbirlerine kardeşim, kardeşlerim diye seslenince Jeremy’de şok etkisi yaratır bunca kardeş (Wilson, Hiç Boğaya… 60). Kardeşin bildik kardeş olmadığını öğrenen J.J. grev, protesto, zam, istifa, hükümet vs. gibi ‘tehlikeli’ kavramlarla da tanışır ve ilk işi evde bunu uygulamaya sokmak olur (63-68). Yazar burada göstere göstere taraf tutamayacağından ve medeniyetimiz uzlaşma üzerine kurulduğundan, herkesin hakkı olan güzel şartları şimdilik sağlamak mümkün olmadığından sağduyuya seğirtip grevleri sonlandırır.

 

 

 

Yazar babasının önemli misafiri, tuttuğunu koparan kadın eve geldiğinde de afacan, tüm haşmetiyle devrededir. Takım elbiseli, kravatlı, kalın sesli, sert çehreli tuttuğunu koparan tiyatro müdiresi J.J.’nin zihnindeki kadının alanından taşar ve şu muhteşem soruyu sürükler: “Anneciğim, önemli hanım erkek mi?” (Wilson, Japon Balıkları… 59). Patlayıcı mizah, sular dindiğinde, etraf durulduğunda cinsiyet rolleri üzerine düşünmeye sevk eder okuru. Cetvelle çizilmesi mümkünsüz insanlığımız, içinde barındırdığı yığınla tutarsızlıkla düşe kalka ilerlemeye dönüşmeye devam ediyor Jeremyciğim. Onun, “tuttuğunu koparan ne demek?” diye sorması üzerine fil trompetleri ve kurbağa vıraklamalarına benzer bir kahkahayı koyuveren önemli hanıma okurlar da katılıyor ve bölüm kahkaha tufanıyla ve J. J.’ye hayranlığın biraz daha artmasıyla sona eriyor (63-64).

Hemen her şeyin zayıf yanı, yumuşak karnı, tutarsızlık adasında devre mülkü olduğunu iyi bilen yazar David Henry Wilson, mizah sondajlarını buralara kuruyor. “Bin bir Çeşit Şekerlemeleri mideye indirip hafif grip olmak mı?” yoksa “Bin bir Çeşit Şekerlemeleri yemeyip hasta olmamak mı daha iyi?” sorularıyla felsefeyi keşfeden Jeremy James, eski eski arabayı satıp, yeni eski araba alan babayı anlamakta zorlansa da sepeti olan üç tekerlekli bisiklet almak için babasıyla işbirliğine girişiyor, çöpsüz üzüm bulacağını zanneden kahramanımız gerçeklere toslayınca bu kez manavın hediyesi meyveleri satmaya karar veriyor. Anne babasına kıymadığı için, biraz para vermeleri karşılığında bedavaya hem de! (Wilson, Hiç Boğaya… 27) Kendisine “çok uzaklaşma” (79) diyen anne babasına “Uzaklaşmam” dese de ne kadar uzağın çok uzak olduğunu bilmediğinden belaya yaklaşıyor ve halim selim bir boğaya “Möö” demesiyle olaylar kızışıyor.

Çocuklar kavramları bilmek zorunda mı? Kendi adıma, oğlumla konuşurken ağzımdan çıkanların çoğunun onun kavram-anlam dünyasında karşılığı olmadığı anlıyorum ama onun dilinde konuşmanın sonsuz acemisi olduğumdan afallıyorum. İş-tatil ikilisinin arasından deniz deniz su sızdığını anlayan J. J, işi kimin icat ettiğini soruyor, işin hep var olduğu cevabını alınca da “keşke biri çalışmama diye bir şey icat etse de hep tatil yapsak” diyor (Wilson, Aslan Nasıl… 91). Bazen doğrudan esas çocuğun zihnine sızıp oradan konuşan, yetişkinleri, kurumları, oradan kıstıran sıkıştıran yazar, çoğunlukla ona yakın bir mesafeden nispi bir nesnellikle gözlemlerini aktarıyor. Çok yakından baktığımızda yazarın mesafesinin belirsizleştiği ne oradan ne oradan ya da hem oradan hem de oradan konuştuğu birinci ve üçüncü şahsı melezleştirdiği yerler yok değil: Babanın aradığını bulmakta berbat olduğu, çünkü kaybettiği şeyi çok iyi kaybettiği bölümde özne-nesne belirsizliğini oksimoronla hatta aşırı yorumumuzu esirgemezsek esrik bir mistisizmle süsleyen yazar kimseyi kurban etmeden nefis bir ironi kıvamı tutturuyor (Wilson, Lütfen Dinozora… 12).

Sözel espriler diyeceğimiz, çoğunlukla babanın kalkıştığı zihin cambazlıkları, entelektüel orta sınıfın mümtaz üyesi olan, mesaisinin çoğunu evde dolduran ve başını kaşıyacak vakti olmayan babayı daha yakından tanımamızı sağlıyor. Baş belası, donundaki J. J.’nin yıkım performanslarına anlayışla ve eser miktar azarla karşılık veren babanın soğukkanlılığı, zekâsı, çocuğunu hayata hazırlaması takdire şayan. Hem pislenmeyeceği hem de temizlik yapmayacağı bir işin olmayacağını “iyilik melekleri bizim gazeteye ilan vermiyor” nüktedanlığıyla aktarıyor oğluna (Wilson, Hiç Boğaya…22). Safari parkta, önlerine zebra çıkınca frene basıp “yaya geçidinde zebraya yol vereceksin” deyip karısını güldürmeyi başarıyor (Wilson, Aslan Nasıl… 93). Hep aksi çıkan hava raporuna atıfla, “yağmur yağacağını güneş göstermesinden anlamamız gerekirdi”, ıslanmaları sonrasındaysa, etkinliğe onur konuğu olarak Nuh'u davet etmeleri gerekirdi” diyerek komiklikten yana boş olmadığını gösteriyor (Wilson, Ya Hemstırlar… 88-89). Çocuk babasına çekmiş olacak ki; aksilikler silsilesine harika bir örnek olup gülmeceden yana ekmeğini çıkaran pasajda, geleceği gördüğü iddiasındaki kadının başına düşüp kırılan vazo sonrasında kadına dönüp “hani geleceği görüyordunuz” diyor. Üstelik gözleme dayalı bilgisiyle kendisinin, vazonun düşeceğini gördüğünü ekleyip bilici kadının tüm rütbelerini söküyor (Wilson, Ya Hemstırlar… 77).      

Yazarın kurumsal eleştiriye iliştirdiği nefis mizaha dalmadan, Jeremyciğin oyunlaştırdığı dünya sahnesindeki aksiliklere kapılıp gitmeden, karakter zenginliğinin tam merkezinde J. J.’ye yaklaştığı her adımda mizah örgütleyen gıcık ötesi, anneciğinin bir tanesi Timothy’yi tanıdığımıza pişman olmadan hemen önce, sadece isimlendirerek nasıl büyük mizah yapılabileceğinin örneğini vereceğim: “Aslan Nasıl Yemeğinden Oldu?” okuduğum ilk Jeremy James Maceraları cildiydi. Komutlara ters karşılık veren Tezcan eşek, Fransızcanın fonetiğiyle dalga geçilmesi (how British!), İtalyancanın taklit edilmesi ve bunun iyice abartılması, Jeremy’nin bazı kelimeleri yanlış anlayıp ortalığı birbirine katmasına bakılınca dizinin belki de en iyi kitabı. Yazar kitabın sonuna tuzakladığı zekâ yüklü öykücükle bizi Aslan’la tanıştırıyor ve aslanın yemeğinden nasıl olduğunu, taş atımı değil, kol uzatma mesafesinden bize anlatıyor. Özne-nesne değişiminin, asıl karakter olan J. J. ve ailesinin, hikâyeyi aslanlar yazsa nasıl bir akıbetlerinin olacağını sezdiriyor. Yazar içlerinden sadece birini tercih etse ve okur onu okusa da iyi bir hikâyenin birçok bakış açısıyla yeniden üretilebileceğini hatırlatıyor. Zavallı aslan diyemiyoruz kusura bakmasın, aileyle o kadar hukukumuz var, iyi ki yemeğinden oldu diyoruz ve bizimkinin diğer marifetlerine geçiyoruz.

Kitap tam anlamıyla karakter şenliği sunuyor. J. J.’in ikiz kardeşleri bile birbirinden ayrı yumurcaklar olarak bireyleşiyor. Yok öyle “yap usta ortaya karışık üç-beş çocuk” teraneleri, her çocuk kıymetlimisss! Mahalle kilisesinin gedikli din adamı, kamburu çıkık sırık gövdeli Peder Cole, görmeyen gözleriyle vaftiz törenlerinden geri durmuyor (Wilson, Hiç Boğaya… 35). Önce herkesi şiştleyip sus pus kılan yetişkinler, sonra avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söyleyen, Tanrı’ya şükreden gene yetişkinler. Akıllı çocuğun yazısız anayasasında yetişkinlerin sonsuz saçmalıkları yeterince dile gelmişti geçelim burayı. Janet teyzesinin kızı Melissa, elbette annesinin etkisiyle “bokunda boncuk bulunangillerden”. Keman resitali için yüreklendirilmesi Graphelli’nin kemiklerini sızlatıyor, Lakatos’u altmışa varmadan kocaltıyor. Kemanla tanışalı altı ay olmasına rağmen, sadece kemanı değil Jeremy’nin küçük erkek kardeşi Christopher’ı da ağlatıyor (Wilson, Japon Balıkları… 49-50) Sıcak-soğuk oyunu oynamaya davet ettiği J. J.’in anasından emdiğini burnundan getirtiyor. Hırs, hile, entrika, mızıkçılık, bencillik... Tanır gibi oldunuz değil mi? Kazan-kazan çağında etrafımızdaki ebeveynlerin yarısı Janet teyze, çocukların yarısı da maalesef olmuş sana Melissa! Neyse ki aşırı orantılı tepkisiyle akıl küpümüz, Melissa’nın anladığı dilden konuşuyor.

Yakın arkadaşı Richard, evdeki ninesi sayesinde getir götür çocuğa dönüşmüş, sigortası yok mayışı yok nasıl iş anlamadım. O kadar okuduk işçileri, grevi, kardeşliği, zam talebini... hazır bilinçlenmişken Richard için de eylem yapmayalım mı! J. J. tanıştığı hemen herkesi etkiliyor, okurun telaşla verdiği kararı sorgulamasını sağlıyor. Pansiyonunda kaldıkları Bayan Gullick, “o yok bu yok, şu yok” derken, bebek kabul etmezken, banyodan ayrıca ücret alırken, korkunç ihtiyarın teki gibi görünürken çocuk doğruculuğuna tosluyor: “Siz çocukları sevmezseniz, çocuklar da sizi sevmez bir kere!” (Wilson, Aslan Nasıl… 27). Hesapta olmayan gözyaşları eşliğinde şu bizim meşhur kaybetme hikâyesini öğreniyoruz.

Doksanlar İngiltere’sinin taşrasında geçen kitapta insanlar birbirine sanal ağlarla değil de telefon kablolarıyla bağlı olduğundan evde tek bir telefon var ve o telefon ciddi bir cazibe merkezi. Çocukluğunuz seksenler ya da doksanlarda geçmişse telefon hem kolay ulaşılabilir olmuştur (M.Ö. Kızım Adana’yı bağla çağı kapanmıştır) hem de cazibesinin zirvesindedir. Şu yazıyı yazan adamın hayatında o kadar çok telefon haylazlığı olmuştur ki, yazmaya kalksa bitecek gibi değildir. Tam da bu yüzden J. J.’nin Bayan Small ile telefonda uzunca dertleşmesini çok iyi anlamaktadır (Wilson, Örümcekler Uçmayı… 49-52). Çocuk edebiyatı evreninde değil de Yuppieler çağının ortasında İngiltere gerçekliğinde olsaydık Jeremy’nin başına gelmeyen kalmazdı. Neyse ki Bayan Small gibi, torunlarına kazak ören, kendisini rastgele arayan çocuğa anlayışla karşılık veren ve ona telsiz hediye eden tatlı bir nine ve o nineyi var eden yetenekli bir yazar var. Tuttuğunu koparan kadınla vaktiyle tanıştırmıştım sizi, hani şu erkek olmayan kadın, fantastik hikâyesiyle J. J.’nin diş tedavisini masal şenliğine çeviren Bay Pulham’ı aman atlamayalım. Yazıyı buraya kadar okuyan iyi kalpli ebeveynler ve dişçilerin faydalanması için uzunca alıntılayalım: “Şimdi,” dedi Bay Pulham, “şu elimde gördüğün, dişçi matkabı da denen sihirli bir kılıç. Senin dişinin içinde de çürük denen küçük bir ejderha var. Bu ejderha dişini kemirip duruyor, dişin o yüzden ağrıyor. Hazır ejderha dişini kemirmekle meşgulken, gizlice içeri girip onu bu sihirli kılıçla öldüreceğim. Senin bu arada hiç kıpırdamaman gerekiyor, çünkü hareket edersen, peşinde olduğumuzu anlayıp saklanır. Tamam mı?” (Wilson, Hiç Boğaya… 55).

 

           

Bir Mizah Odağı Olarak Timothy

Gel bakalım Timothy, dememize bile gerek kalmadan birinci ciltte hayatımıza giren Timothy bir türlü yakamızdan düşmüyor. Daha doğrusu bizimkinin yakasından düşmüyor. Güya Jeremy'nin en iyi arkadaşı ama Jeremy onu sevmiyor. Şımarık çünkü her şeyin en iyisi, en güçlüsü, en pahalısı “en eni” onda. Allah saklasın J. J. ölse, Timothy iki kez ölür hem de daha güzel ölür, hatta dünyada hiç kimse o kadar güzel ölmemiştir. En iyi arkadaşının hiçbir şeyi olmasa, Timothy’nin iki kere hiçbir şeyi yoktur, demeye gerek var mı; en güzel yok onunkidir. Jeremy James'in treni bir odayı dolaşıyorsa onunki salon, yatak odası, antre derken dolaştıkça dolaşır; bisikletinin zili varsa, onun bisikletinin zili, klaksonu sepeti vardır; cumartesi hayvanat bahçesine gitmişse, Timothy en kötü cuma günü gitmiş, görmüş, dönmüştür.

Yüzü çil doluydu, çili olmayan yüze yüz bile denmezdi. Hem de okula gidiyordu, J. J. okula gitmediğine göre dünyadan habersizdi (Wilson, Filler Arabaların… 68-69). Kızıldericilik oynarken Timothy şef olup kafa kesme ayrıcalığından faydalanırken yirminci kez kafasının kesilmesinden sıkılan J. J. bu kez grip olma kozunu kullanıp eli yükseltiyor. Biz yetişkinler bilmesek de çocuk gribi zeki çocukların avuç avuç şekerleme yemesiyle bulaşır. Timothy'nin yaş günü partisinde J. J., ona tank alma gafletinde bulunuyor. Timothy'de zaten olan ve daha büyük olan tank (Wilson, Hiç Boğaya… 39). Warkin-on-Sea kumsalında kendince eğlenen J. J. hendeğini beğenmeyen, tamamlamadığı kalesini zaten beğenmeyen Timothy'nin rezil kalesini görmek istiyor, oysa kale hiç de rezil olmayan kendi çapında bir sanat-tasarım harikasıdır. Civarın en güzel oteli Grand Metropolitan'da kalan Timothy, J.J.’nin zekâsıyla savuşturmaya kalktığı hamlelerine yenisini eklemekte zorlanmıyor (Wilson, Aslan Nasıl… 49-54). Çocuklara kıyamayan yazar, Timothy'nin dilindeki böbürlenme gramerinin nereden bulaştığının izini sürüyor ve Timothy'nin annesine ulaşıyor. Korkunç pahalı olan ama eskisi artık döküldüğü için mecburen alınan yeni çadırda oynamak ister mi acaba Jeremycik? Küçültme ekini ben uydurdum ama Bayan Smyth-Fortescue, adının yanlış söylenilmesini defalarca hak etmiş bir çiğlikle Timothy'ye iyilik etmediğini maalesef anlamıyor (Wilson, Örümcekler Uçmayı… 36). “Güzel güzel oynayın” gibi evrensel anne dilinin basmakalıp cümlelerinden öteye geçemese de hakkını yemeyelim, çocuğunun yeterince doğru olmayan beyanlarını doğruya yaklaştırıyor. Hani şu gösterişli kale var ya, meğer onu Timothy yapmamışmış. Çok güzel fener hediyesini J. J.’ye doğum gününde vermekte zorlanan ve birazcık yardımla bunu başaran Timothy (Wilson, Japon Balıkları… 34-40) Doğal Tarih Müzesinde J. J.’nin gazına gelip en en olmak için dev dinozor iskeletinin tepesine biniyor ve ortalığı birbirine katıyor (Wilson, Lütfen Dinozora… 86-92). Futbol rekabetinde J. J.’nin babasının dengelediği oyun trajik boyut kazanmakta zorlanmıyor (Wilson, Ya Hemstırlar… 25-34) kırmızı bayrağa kadar yüzme iddiasıyla koşturup kendisini boğmaya ramak kala J. J'in babası tarafından kurtarılan Timothy'nin Grand Metropolitan'da kalmadığını da öğreniyoruz (Wilson, Aslan Nasıl… 88-90). Denizin açıklarını boş verin yüzme havuzunda bile boğulmaya kalkışan Timothy, kilometrelerce yüzmeyi zaten başardığından ilk ve son kez yüzme dersine geliyor (Wilson, Köpekten Bisiklet… 85-87). “Zımbırtı" bölümündeyse İsviçre çakısına saygı duruşuna geçiliyor ve Timothy kariyerini zirvede bırakıyor. Hemen her şeyin adının yanlış söylendiği bölümde çocuk dünyasının kuytularına nüfuz ediyoruz (22-29). Yaşasın çocukluğunu unutmayan yazarlar!

           

Kurumsal Eleştiri Mizahla Kol Kola: Jeremy Jamesin Maceralarında Din ve Siyaset

Kalın sesli, takım elbiseli kravatlı kadının aslında erkek mi olduğu sorusuyla cinsiyet rollerini sorgulayan, (Wilson, Japon Balıkları… 55) vergi müfettişine korsan yakıştırması yapan babanın ağzıyla iktisadî eleştiriye giriş dersine mim koyan (Wilson, Filler Arabaların… 51) taraftarlığı yansıtırken oyun severlik-holiganlık dikotomisini J. J.’nin şaşkınlığıyla sezdiren (31) işçilerin dayanışmasını, grevini gözler önüne seren (Wilson, Hiç Boğaya… 60), dil çeşitliliği, yayılımı, anadil ve farklı diller arasındaki ilişkileri ses marifetiyle sarakaya alan (Wilson, Aslan Nasıl… 65-70) cenaze ve nikâh gibi başat törenlerin tuhaf yanlarıyla insafsızca eğlenen (Wilson, Köpekten Bisiklet… 99, Filler Arabaların… 86) kitapların sanık sandalyesinde din ve siyaset oturuyor. İngiliz tarihine kabaca bakınca Shakespeare gibi dehalar dehasının kitaplarında sayılar değişirken isimlerin değişmediğini görürken (Henry IV,V,VI,VIII; Richard II,III) dizi ve filmlerde siyaset güldürüsünün harika örnekleri İngiliz zihninin alametifarikası olmuşken, hatta yurdumuza girip Emret Bakanım ve Başbakanım ile dedemle ortak hatıralarımıza katılmışken, öte yandan VIII. Henry'den bu yana siyaset dini bünyesine katmışken böyle olması çok doğal aslında. Belki de çocuk edebiyatımıza kara mizahı, siyasal eleştiriyi, çocuk gözüyle doğal bir dindarlığı katamadığımız için bu elbise birkaç beden büyük geliyor bize. Nasreddin Hoca ve Şathiyeler olmasa hâlimiz dumandı deyip yeniden J. J.’ye iltica ediyorum.

Büyük teyze Maud'un cenaze töreninde elindeki kitaptan bölümler okuyan adamın sesi ölüleri bile uyutacak kadar sıkıcıydı (Wilson, Filler Arabaların… 95) derken yazarın zihni J. J.’nin zihniyle örtüşüyor, yetişkin yazarın törene dair eleştirisi çocuk saflığından destek alıyor. Azıcık zihnimizi yoklayalım; hangimiz çocukça sözü, davranışı, itirazı yüzünden şişt, sus, ayıp, günah söz bombardımanına yakalanmamıştır ki! Dev kutunun yerdeki deliğe indirilmesi J. J.’ye oyun gibi geliyor. “Kutunun içinde ne var?”, “Orada ne yapıyor?”, “Uyanınca başını çarpmayacak mı?” “Madem ölü, kutuyu ne yapacak?” gibi sorular çocuğun saflığını, merakını, oyunbazlığını yansıtırken, yetişkinler açısından köklü eleştiriler ima eden itirazcı sincaplıklar! “Noel’in en kötü yanı arada zaman olması” ya da “Noel’in en kötü yanı sonrası” diyen (Wilson, Hiç Boğaya…104-114) J. J. kendisine yaraşır bir takvim belirliyor öncesi ve sonrası kötü olan misler gibi bir Noel. Süsün püsün gösterişin piyasaya teslim olmasının arasında J. J. öyle bir şey yapıyor ki, okurken tüylerim diken diken olduğu gibi şu satırları da dikenli tüylerle yazıyorum: Üç tekerlekli yepisyeni bisikletiyle çarptığı tostoparlak kahverengi kütlenin, kahverengi paltolu bir adam olduğunu görüp hemen özür diliyor. Aralarındaki samimi konuşmaya kulak kabarttığımızda; Noel balonunu söndüren sivri bir eleştirellik de çocuksu duyarlıkla birleşmiş iyimserlik de mevcut. Siyah ayakkabılarından pörtleyen ayaklarına, gri eldivenlerden fırlayan parmaklarına bakınca neden Noel babadan hediye istemediğini soruyor J. J. kahverengi paltolu adama. Noel baba benim gibilerle uğraşmaz, bana ayıracak vakti yok, cevabını, insanlar ya yanından geçip gider ya da yere sererler seni trajedisiyle pekiştirip modern toplumun olanca cicili bicili bayramına seyranına sosyal farkındalığına bıdı bıdı semantikliğine rağmen feci çuvalladığını açığa çıkarıyor (Wilson, Hiç Boğaya… 120-122) Canım J. J. bir koşu eve gidip dönüyor, sokaktaki dostuna gözlerini kapattırıp neredeyse en önemli servetini dostunun avucuna bırakıveriyor.

İzninizle ikinci büyük alıntı hakkımı kullanıyorum, güya mizah yazısı yazıyorum neredeyse sümüğüm uzayıp bilgisayar klavyesine düşecek!

 

“Kahverengi paltolu adam, bir Bin bir Çeşit Şekerleme kutusuna, bir Jeremy James'e baktı. Sonra bir daha bir kutuya, bir Jeremy James'e baktı.

                 “Senin adın ne evlat?” dedi sonunda.

                 “Jeremy James,” dedi Jeremy James.

“Jeremy James,” dedi adam, “bu hayatımda aldığım em güzel Noel hediyesi. Eğer Tanrı kendisi gelip bana hediye getirse bundan güzel olamazdı. Seni hiç unutmayacağım Jeremy James” (Wilson, Hiç Boğaya…122)

 

Sadaka, zekât, karz-ı hasen, adalet, merhamet, dağıtmak, istiflememek gibi kavram setleri zihnime üşüşüyor. Ne diyeyim Allah kalbimizi taşlaşmaktan korusun. Vaftiz törenini sakarlığa bulayan yazar, J. J.’nin zihniyle tüm itirazlarını sıralıyor (Wilson, Hiç Boğaya… 29). Zaten isimleri olan ikizlere neden yeniden isim konacak ve kilisede neden banyo yapacaklar soruları geleneğin, inancın dışındakiler için masum sorular olabilir belki ama bir de kendi geleneğimizin, inancımızın içinden gelecek böylesi masumane soruların nasıl püskürtüldüğünü hatırlayalım. Değerler eğitimi adı altında birçok ezberin çocuk zihinlerine zorla kakılmaya çalışıldığı bilgisini de yedekte tutalım. Çocukları rahat bırakmakta başarısız olduğumuzu kabullenmenin tam sırası! Kilisenin düzenlediği ve onur konuğu olarak milletvekilinin geleceği şenlikten hemen önce ortalığı sular seller götürünce Peder Cole “Ne biçim bir gün! Tanrı tarihleri karıştırdı galiba!” deyince J. J.’nin babası, “Belki de şenliği iptal etmemizi söylemeye çalışıyordur” sözüyle şah çeker, mat kaçınılmazdır! (Wilson, Ya Hemstırlar… 90).

İsa'nın doğumu temsili o kadar önemli ve yaygın olmalı ki okuduğum çocuk edebiyatı örneklerinde defalarca karşıma çıktı. David Henry Wilson, kambersiz düğün olmaz misali cazibeli malzemeyi alıyor güzelce işliyor. Okura teslim ediyor. Nur topu gibi İsa'nın nezleli doğumu! Nezleli taklidini kız kardeşlerimle belki bin beş yüz kez yaptığımızdan ve annemin tatlı fırçalarını yediğimizden ayrı bir ilgi gösteriyorum bu cümlelere: “Bir yıddız görüyorub.” haydi birlikte oynayalım; burnumuz tıkalıymış gibi okuyalım, dahası tıkalı burunla okunanı tıkasız (var mı böyle bir sözcük) buruna tercüme edelim. “Beytleheb'in üstüdde parlayan” (Wilson, Japon Balıkları… 99-106).

Hiçbir şeyi elinden, dilinden, gözünden, zekâsından kaçırmayan yazar, siyasetçilerin boyunun ölçüsünü almayı ihmal etmiyor. Çevirmen Mercan Yurdakuler Uluengin, kitabın tamamına yaydığı yetkin çevirmenliği, çocuksu deformasyonları hedef dile taşırken de koruyor. Başbakan, “Başbatan” olunca gülme kotası kalkıyor makaralar koyuveriliyor! Savaşın ne’liği sorgulanırken baba liberal sol eğilimli cevaplar veriyor, haydi yetişkinler tahmin oyununa: J. J.’nin babası son seçimlerde kime oy vermiştir? Demir Lady Thatcher Britanya'nın ve gücünün yettiği hemen her yerin üzerinden silindir gibi geçerken, savaşın sadece politikacıların ve askerlerin (elbette yüksek rütbelilerin) işine yaradığını söyleyen babanın (Wilson, Lütfen Dinozora… 28) işçi partisine oy vermiş olması muhtemel. Başbatana “Siz bu ülkenin canına okuyorsunuz, siz kötü bir Poli-tikacısınız” diyen yedi yaşında bir çocuğu kurgu dünyasında da olsa görmek güzel. Andersen masalında, “Kral çıplak” diyen çocuğun yüzyıllar sonrasındaki akranı Jeremy James. Papa'nın canına okuyan, başbakana, avam kamarasına ve lordlar kamarasına yüklendikçe yüklenen İngilizler her ne hikmetse kraliçeye pek ilişmiyorlar. Roald Dahl'ın Koca Sevimli Dev, David Walliams'ın Buz Canavarı kitaplarında da hürmette kusur edilmiyor, tatlı sevecen akıllı ihtiyar kadın olarak olumlanıyordu. Burada da gelenek bozulmuyor. Zerre kıpırdamayan kraliyet muhafızını cin ifrit eden J.J. kral olma isteğini kraliçeye iletmek üzere bildiriveriyor mim sanatçısı muhafıza. Hazine ararken su borularını delik deşik eden, (Wilson, Filler Arabaların… 55-56) babasının yeni eski arabasını komşunun bahçe duvarına bindiren, (Wilson, Hiç Boğaya…17-18) fotoğrafçının karanlık odasına ışık getirip fotoğrafın arabını hızlıca beyazlatan (Wilson, Örümcekler Uçmayı… 85) marketin konserve dağını yerinden oynatıp dağı Musa'ya getiren (Wilson, Filler Arabaların… 21-22), saçları dökülmesin diye erkenden tedbir alıp başını tutkallayan (Wilson, Köpekten Bisiklet… 15) Bayan Small ile telefonda konuşup faturayı babasına kesen (Wilson, Örümcekler Uçmayı…52-53) J. J. kitap boyunca öylesi güzelliklere imza atıyor ki, (Wilson, Köpekten Bisiklet… 78-79) böyle çocuğum olsun otuz bin milyon yaramazlık yapsın dedirtiyor.

Nitelikli mizahı pergelin merkezi kılan David Henry Wilson, pergelin diğer ayağıyla söz oyunlarından, aksaklıklara, kavramsal tutarsızlıklardan, din ve siyaset gibi başat kurumların defolarına, çok boyutlu karakterlerin abartılı hallerine, yelpazesi geniş bir malzeme dünyasında geziniyor, ebeveynlerin ve yetişkinlerin havasını söndürüyor, hayvanlarla hasbihal etmeye balıklama atlıyor. Çocukta gördüğü sıkıntıların hesabını yetişkinlerden soruyor. Mizahın en büyük yardımcısının eleştirellik olduğunu bir an olsun unutmuyor. Hem nalına hem mıhına vurdukça vuruyor, güldürüyor, düşündürüyor, umut aşılıyor, yaramazlık diyarına bedava gemi kaldırıyor.

 

Kaynakça

Bonnefoy, Yves. Dinler ve Mitoloji Sözlüğü:1.  İstanbul: Alfa, 2018.

Dahl, Roald. Koca Sevimli Dev. Res. Quentin Blake. Çev. Celâl Üster. İstanbul: Can Çocuk, 2022.

Holub, Miroslav. Öncesiz Sonrasız. İstanbul: BDS, 1996.

Walliams, David. Buz Canavarı. Res. Tony Ross. Çev. İpek Şoran. İstanbul: Can Çocuk, 2020.

Wilson, David Henry. Aslan Nasıl Yemeğinden Oldu?-Jeremy James’in Maceraları-3. Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin. İstanbul: İletişim, 2006.

_________________. Filler Arabaların Üzerine Oturmaz-Jeremy James’in Maceraları-1. Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin. İstanbul: İletişim, 2006.

_________________. Hiç Boğaya Möö Denir Mi?-Jeremy James’in Maceraları-2. Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin. İstanbul: İletişim, 2006.

________________. Örümcekler Uçmayı Öğrenebilir mi?-Jeremy James’in Maceraları -4. Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin. İstanbul: İletişim, 2006.

________________. Köpekten Bisiklet Çalmamalı-Jeremy James'in Maceraları -8. Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin.  İstanbul: İletişim, 2006.

________________. Japon Balıkları Keman Çalarsa-Jeremy James’in Maceraları-5. Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin. İstanbul: İletişim, 2006.

________________. Lütfen Dinozora Binmeyiniz-Jeremy James’in Maceraları-6. Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin. İstanbul: İletişim,  2006.

________________. Ya Hemstırlar Cennete Gidemezse? Res. Axel Scheffller. Çev. Mercan Yurdakuler Uluengin. İstanbul: İletişim, 2006.