Koku’nun Geleneksel Anlatı Yapısını Yerinden Etmek İçin Kullanımı

Koku’nun Geleneksel Anlatı Yapısını Yerinden Etmek İçin Kullanımı

Hümeyra Demirel Dinler | 17.02.2021


Ünlü İtalyan çocuk edebiyatçısı Gianni Rodari’nin Çocuk Edebiyatı’nın en önemli ödülü olan Hans Christian Andersen Ödüllü[1] ünlü kitabı Le Avventure di Cipollino (1951) Türkçe adıyla Soğan Oğlan; kokunun edebi metinde alegorik ve simgesel kullanımı konusunda oldukça ilgi çekici bir romandır. Soğan Oğlan kokuyu karakterin sınıfsal kimliğini belirleyen, ona hem zayıflık hem de güç veren bir kimlik unsuru olarak kullanır. Fakat aynı zamanda roman geleneksel masal konvansiyonlarının modern kültür ve modern ideolojilerle yeniden üretim konusunda göz ardı edilemeyecek bir örnektir. Andersen’in 1955 yılındaki ölümünün ardından 1956 yılından bu yana iki yılda bir verilen ödül de Andersen masallarının etkilerinin görüldüğü çocuk edebiyatı örneklerini öne çıkarır. Soğan Oğlan da masal yapılarının yeni bir bağlamda yeniden kurulduğu ilgi çekici bir romandır. Bu yazıda da öncelikle iki geleneksel masal yapısının nasıl yeniden kurulduğu gösterilmektedir. Bunlardan ilki hayvan masallarının ideolojik yapısı ikincisi ise genç erkek başkahramanların erginlenmesi, olgunlaşıp toplumun bir ferdi olarak geri dönüş motifidir. Yazının ilk bölümünde bu iki yapının II. Dünya Savaşı’nın kaotik ortamında, otoriter-askeri rejimleri eleştirmek ve cumhuriyetçi-sosyalist toplumsal fikirleri yeni bir toplum düzeni olarak önermek adına nasıl yeniden kuruldukları gösterilmektedir. Yazının ikinci bölümünde ise koku olgusuna odaklanılarak, Soğan Oğlan’ın kokusunun kimliğini ve olayları nasıl belirleyip etkilediği; koku-kimlik ilişkisinin romanın savını nasıl desteklediği gösterilmektedir.

Hayvan Hikayelerinin[2] Teknik ve İdeolojik Yapısı

            Öncelikle geleneksel yapıların nasıl dönüştürüldüğüne bakarken çok çeşitli masal külliyatlarında karşımıza çıkan ve modern dönem öncesinde sadece çocuklar için değil yetişkinler için de yazılan hayvan hikayelerinin ideolojik sistemine kısaca değinmemiz gerekiyor. Zira Rodari romanının karakterlerini sebzeler dünyasından seçerken aslında anlatı yapısı olarak hayvan hikayelerinin konvansiyonlarıyla oynamaktadır. Kelile ve Dimne gibi oldukça uzun bir tarihsel birikime dayanan hayvan hikayeleri yetişkinler için yazılmıştır ve insan gerçeğinin “mikro kozmosu” olarak işleyiş gösterirler. (Marroum, 2011) Marianne Marroum’un mikro kozmos olarak adlandırdığı insan gerçekliği ise zamana, koşullara, tarihsel dönüşümlere göre değişir. Yirminci yüzyıl öncesine tarihlenen Kelile ve Dimne’ler hayvanları kendi ümitleri, amaçları, özgür iradeleri olan bireyler olarak çizmezler. Hayvanlar “cümlesi “tabiat-ı vahide üzre yaratılmış” (Çatıkkaş, 1999, s. 17) varlıklardır. Diğer bir deyişle tabiatları yani karakterleri bir birliği temsil eder. Bu yapı içinde bir birinden farklı karakter özellikleri olan tilkiler yoktur tilki tipi vardır. Bu sayede hayvanlar belli toplumsal sınıfları temsil eden bir hiyerarşik düzen içinde konumlanırlar. Hikayelerde kanlarından, kaslarından, kemiklerinden gelen güç veya güçsüzlük ile doğal ve acımasız yaşam içinde avantajlı ve dezavantajlı konumlarıyla eşgüdümlü bir karakteristiğe bürünürler. Bu karakteristik de modernite öncesi toplumsal hiyerarşinin ve özellikle mutlakıyet yönetim aygıtının yapısının yansıdığı sosyal düzenin bir parçasıdır. Diğer bir deyişle Marroum’un bahsettiği insan gerçekliği yöneten ve yönetilen sınıfları arasındaki geçişkenliğin imkansız olduğu bir dünyadır ve hayvan hikayeleri bu dünyanın mikro kozmosudur. 

            Hayvan hikayelerinin yanında erginlenme motifine de bu romanın yeniden kurduğu bir diğer geleneksel anlatı yapısı olması nedeniyle değinmemiz gerekiyor. Bu yapı çok temelde genç oğulların toplumun kanıksanmış yargılarını temsil eden babayı ve babanın güvenli alanını yani evi terk ermeleriyle başlayan bir keşif yolculuğunu simgeler. Genellikle de bir hikaye açılışı motifi olarak karşımıza çıkarlar. Bazı varyantlarda çocuğu bu keşif yolculuğuna çıkaran, zorlayıcı bir etmen bulunur. En sık rastlanan itici etmenlerden biri babanın ölümüdür. Bazı varyantlarda ise oğul kendi kararı, karşı konulmaz arzusu veya bilinçli isyanı ile evi terk eder. fakat motife adını da veren en önemli ortak yapısal unsur kurulu düzeni temsil babadan kalan, ya da ondan gelen her şeyin bütünüyle kaybedilmesidir. Bu nedenle bu motifin adı “savurgan oğul(the prodigal son)” olarak da bilinir. Ardından bu bilinçsiz ve deneyimsiz karakterin onu dönüştüren ve kendi kararlarını alıp, hayatı üzerinde kontrol sağlamayı öğrendiği bir macera, bir yolculuk başlar. Campell bunu “kariyerinizin ne olduğunu, doğanızın ne olduğunu, kaynağınızın ne olduğunu bulma macerasıdır” (campell, s. 170) diyerek açıklar. Diğer bir deyişle savrulan ve kontrolsüzce yitirilen şey içinde kanınızın size sağladığı sosyo-ekonomik koşulların ve rollerin kendisidir. Başkarakterin içine doğduğu, genlerinin yani sınıfının ona sağladığı yaşayışı terk edip aşmak zorunda olduğu çeşitli zorlukların ardından her adımda hem dünyayı hem de kendisini keşfettiği, kendini bulup gerçekleştirdiği manevi, bilişsel, kimliksel bir yolculuktur bu. Sonunda ise buldukları ve dönüşmüş olduğu kişi olarak yeni bir düzen sağlamak için, toplumun olgun bir bireyi olarak babasının değil kendi belirlediği babaya dönüşmüş olarak döner. Bu geri dönüş onu eski düzenle de uzlaştırır, bir denge ve uyum sağlanmış olur.

Ölüm ve doğum gerçek anlamıyla düşünüldüğünde bu anlatıları açıklamaya tek başına yetmez.[3] Bu motif yapısını ve Rodari ile gelen dönüşümleri anlayabilmek için baba ve oğulun eski ve yeni jenerasyonları, tarihsel ve modern olanı temsil eden bir çok göndermesi olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor. Aboubakr Charaibi de bu motifteki terk edilen veya ölen babanın bir trajik bir kaybı değil “hayatın kendisini yenileme potansiyelini” temsil ettiğini söylerken tam da bundan söz etmektedir (Chraibi, 2004, s. 6). Bu motif sonra gelenin, doğanın; önce gelen, içinden doğulan üzerindeki kaçınılmaz zaferinin temsilidir. Çatışmadan doğan, değişip dönüşen ve yeniden dengelenen bir büyümeyi (bildung) ima eder.

Burada mutlaka hatırlanması gereken şey tüm yapısal ortaklıklara rağmen her hikayenin, masalın, romanın bu yapıyı kendi bağlamı, ideolojisi, amacı doğrultusunda değiştirip ondan kendi modern anlatısını çıkardığıdır. Gérard Genette’nin de dediği gibi “Edebi söylem, yapıları ihlal ederek, sınırlarını çiğneyerek oluşur ve gelişir; ama bunu yapabilmesini sağlayan da bu yapıları bugün bile yine kendi dil ve yazı alanının içinde bulmasıdır.” (Figures II, S.15) Bu durum sadece Rodari’nin romanında değil, bu yapı ve motiflerin yeniden kullanıldığı her örnekte gerçekleşir. Edebiyat her zaman kendinden önceki metinlerle ilişkidedir ve onu her durumda yeniden üreterek orijinal ve yeni olanı ortaya koyar. Sonuç olarak burada söz ettiğimiz her masala, hikayeye ve romana; bu yapıyı nasıl bozdukları, dönüştürdükleri, ona kendi dünyalarından neler kattıkları ve ondan  neler çıkardıkları üzerinden bakmaya çalışmak bu yazının da temel yöntemidir.

Hayvan Hikayeleri ve “Savurgan Oğul” Yapılarının Gelenekteki Kullanımı

            Bu noktada Soğan Oğlan’ın değiştirip dönüştürdüğü yapılara geri döndüğümüzde hem hayvan hikayeleri hem de “savurgan oğul” motif yapısının aynı anda kullanıldığı geleneksel bir örnekle karşılaştırmanın bu iddiaları görebilmemizi sağlayacağını umuyorum. Burada Kelile ve Dimne’den alınan “Şahin Yavrusu”[4] hikayesinin seçilme nedeni ise her iki geleneksel yapıyı da aynı anda kullanmasıdır. Hikaye bir “Şahin-zade”nin[5] yanlışlıkla çok daha “güçsüz ve sınıfsal olarak alçak” bir hayvan olan çaylağın yuvasında büyümesine rağmen bu yuvayı terk etmek, dünyayı temaşa etmek için kendinde bulduğu karşı konulmaz istek ile yolculuğa çıkışını, fiziksel gücü sayesinde karşılaştığı tüm zorlukların üstesinden gelip, bu yolculuğun ona sağladığı tüm güzellikleri tadarak sonunda hızı ve yeteneği ile bir padişahın şahini olmasını anlatır. Tüm zorluklara ve onu büyük bir sevgi ile büyüten anne çaylağın uyarılarına rağmen, şahin kaçınılmaz yolculuğuna çıkar ve sonunda bir padişahın şahini olarak saltanatın, yönetimin bir parçası olur. Bu düzende karakterler arasındaki ilişkiler, emek, dostluk, sevgi belirleyici değildir. Hayvanların kararları ve özellikle olay örgüsü doğumla konumlanan sınıfsal beklentilere göre şekillenir. “İşte bu şahin, çaylağın yuvasındaki nimet ve rahata kanaat etmiş olsa idi bütün ömrünü çaylaklarcasına zillet ve meskenetle imrar ederek bir padişahın kolu üzerinde yer tutmak gibi ikbal ve devlete nail olamaz idi” (Çatıkkaş, 1999, s. 42) derken anlatıcı şahin ve çaylak arasında doğal, doğumdan kaynaklanan bir ast-üst ilişkisi oluşturur. Şahin yönetme hakkı olan sınıfın temsilcisi olarak onu ideal yöneticiye dönüştürecek manevi yolculuğa çıkmak zorundadır ve doğasından gelen dürtüler de onu buna yönlendirir. Anne çaylağın ona olan sevgisi ya da birlikte geçirdikleri zaman bir etki yaratmaz.

Anlatının hiyerarşik ideolojisi ikili karşıtlıkları temsil eden çifte hikayelerle ilerler. Bu hikaye içinde “zelil çaylağın” temsil ettiği karşıtlık, bir önceki iç hikayede de şahin-zade ile benzer bir yolculuğa çıkmayı deneyen ve sonunda “açlıktan, yorgunluktan, yaradan ve bunca mehâlik-i müdhişeden dûçâr-ı za’af olan hayvancağız”(s.35) olarak tanımlanan güvercin üzerinden temsil edilir. Yöneten sınıf fiziksel olarak çok daha güçlü hayvanlar ile temsil edilirken, yönetilen sınıflarsa güçsüz hayvanlar ile temsil edilirler. Yönetilen sınıflar içlerinde bulundukları koşullara, evlerine, az da olsa yiyeceklerine kanaat etmek zorunda olan hayvanlar olarak çizilir. Hikayeler hem güç dengesini hem de yaşam koşullarını açıklama işlevi görür. Bir diğer açıklayıcı işlev de yönetim ideolojisi üzerinden gerçekleşir. Mutlakıyet yönetim biçimini doğulan sınıfa göre yönetim hakkı üzerinden açıklamak ve akılcı biçimde yönetilen sınıfları neden yönetim talebinde bulunmamaları gerektiğine dair ikna etme amacı güderler. Buna verilen cevapsa aslan, kaplan, şahin yaradılışıyla doğanlara karşı fare, güvercin, çaylak, tilki yaradılışı ile doğanların saltanatın uzun ve tehlikeli yolculuğunu alt edebilecek yeterliğe, güce, dayanıklılığa sahip olmadıkları fikridir. Bu nedenle yönetilenler konumlarını, sahip olduklarını ve en önemlisi de düzenin getirdiği zaman zaman zulm ile sonuçlanabilecek kararları kabullenmek zorundadırlar. Peki Soğan Oğlan bu ideolojik sistemi nasıl yeniden üretmektedir?

Soğan Oğlan’ın Getirdikleri

            Öncelikle Soğan Oğlan tüm bu saydığım hiyerarşik sistemi yerinden etme üzerine kuruludur. Ters yüz etmek bu noktada doğru tabir olmayacaktır çünkü özellikle yöneten, aristokrat, askeri, halk gibi belli sınıfları Soğan Oğlan romanında da görmeye devam ederiz. Aynı hayvanlar arasındaki güç-güçsüzlük, büyüklük-küçüklük gibi çeşitli kıstaslara göre belirlenen sınıfsal şablonların meyve ve sebzeler arasında da tad, koku, şekil gibi belli özelliklere göre şekillendiğini görebiliriz. Mandalina kont, kirazlar düşes veya vikontken, soğan, turp, pırasa fakir yönetilen halk sınıfını temsil eder. Bu konvansiyonlar ortaktır fakat roman çok temel bir ayrıma gider. Sınıflar kahramanların karakterlerini, seçimlerini, aksiyomlarını belirlemezler. Kiraz düşesler ile kiraz vikont bambaşka karakterleri temsil edebilirler. Herkes özgür iradesi ile aldığı kararların sonucunda hareket eder ve sonuçlarına da katlanır. Şahin-zade’nin yolculuğa çıkışı kontrol edemediği, yaradılışından gelen bir dürtü iledir yani bir fail değil nesnedir. Fakat Soğan Oğlan fiziksel zarar görme, ölene kadar hapsedilme gibi bir çok olumsuz sonuca rağmen özgür iradesi ile yolculuğuna başlar. Soğan Oğlan geleneksel yapıya göre, bu uzun ve meşakkatli yolculuğun altından kalkamayacağı için sahip olduklarına kanaat edip ona yapılan zulümlere itaat etmesi gereken yönetilen sınıfın temsilcidir. Fakat tam tersine sosyal düzene yönelik bilinçli bir isyanda bulunur. Aynı zamanda romanın sonunda Soğan Oğlan’ın liderliğinde ayaklanan halk otoriter aristokratik yönetimi devirip, cumhuriyeti kurar.

Geleneksel anlatı yapısındaki yönetilen ve yöneten ikili karşıtlığı romanda Andersen masallarında da karşımıza çıkan gerçeküstü bir aşırılıkla temsil edilir. Bu temsil üzerinden insan gerçekliğinin alegorisi ve eleştirisi yapılmaya çalışılır. Bay Balkabağı’nın kendisinin bile zor zar sığabileceği bir ev yapabilmek için yaşadığı gerçek üstü meşakkatlere karşın baron mandalinanın gerçek üstü iştahı, bir an bile durmadan yemek yemesi romanın ikili karşıtlık kullanımının en belirgin örneği olarak alınabilir. Şahin-zade ve çaylak-güvercin arasında kurulduğu gibi burada da ikili karşıtlık sınıfsal insan gerçeğinin mikro kosmozudur. Bay Balkabağı “daha fazla çalışıp, daha az yemeye karar vermiş, böylece yılda üç tuğla, hatta bazen yılda beş tuğla biriktirmeye başlamış(tır)”(s.17) ancak yıllar süren çabanın ardından ancak “yüz on sekiz” tuğla biriktirebilmiştir. Sonunda “Mini minnacık bir ev yeter bana” derken tam da geleneksel yapıyı ima eder. O bunca uğraşa, çalışmaya rağmen içinde ancak oturabileceği bu eve razıdır, fazlasını talep dahi etmez. Fakat roman bu geleneksel kanaat savunusunu da yerinden eder. Bu küçük ev, yönetici sınıfta anlamsız sebeplerden ötürü rahatsızlık yaratır. Evi onun elinden almak için türlü eziyetler ederler. Sonunda bay balkabağı pişman olur. Başına gelenlerle baş etmenin zorluğu nedeniyle bu küçük eve bile hakkı olmadığına inanmaya başlar. Bir bankta yatmanın ona neden yetmediğini, neden bir ev için bunca eziyet çektiğini sorgulamaya başlar. Roman kanaatin bir çıkar yol değil bir bataklık olduğunu iddia eder. Balkabağını bu sorgulamadan Soğan Oğlan çıkarır, tüm hikaye boyunca onun takipçisi olur ve isyana katılır. Sonunda Bay Balkabağı evine kavuşur. Bu da anlatının geleneksel hayvan hikayelerinin ideolojisini yerinden ettiğinin başka bir kanıtıdır. Soğan Oğlan geleneksel hayvan hikayelerinin yönetilen sınıfların neden bu sistemi kabul etmeleri gerektiği fikrinin tam tersine neden fiziksel olarak güçsüz, fakir ve yoksul da olsalar bunu kabul etmemeleri gerektiği fikri üzerine kuruludur.

            Balkabağına karşı ise Kiraz Kontes’lerden birinin kayınbiraderi olan Baron Mandalina tüm bu halkın sahip olamadığı her şeyi her an yiyen, öğüten koca bir ağızı temsil eder. Baron mandalina sadece hayvan hikayelerinden değil ortaçağ Avrupa romanlarının alegorik temsillerinden de izler taşır. Mikhail Bakhtin Rabelais ve Dünyası (Bakhtin, 2019) kitabında ortaçağ hikayelerindeki olağanüstü büyüklükteki ağızların büyük miktarlarda yiyecekleri yemesinin uzun ve ayrıntılı anlatımından söz eder. Bu betimlemelerin aristokratlar ve kiliseyi hicv etmek, onlarla dalga geçmek için kullanıldığını söyler. Baron Mandalina bölümleri de Rabelais’in Gargantua ve Pantagruel’indeki abartılı yeme, tüketme betimlemeleri andırır.

Baron’un ülkenin her yerine yayılmış malları, toprakları vardı. Ülkenin her tarafından, günün her saati Baron’un açlığını yatıştırmak amacıyla çeşit çeşit besinlerle yüklü kervanlar yola çıkıyordu. Zavallı köylüler, yumurtalarını, tavuklarını, hindilerini danalarını, kuzularını, sığırlarını etlerini , sütlerini hep Baron Mandalina’ya gönderiyorlardı. Baron da gönderilenleri bir çırpıda yiyip bitiriyordu. Baron yiyecekleri ağzına bir çırpıda tıkıştırmaları için iki hizmetçi tutmuştu. Hizmetçiler yorulunca yerlerini hemen yeni hizmetçiler alıyordu.

Günün birinde köylülerin elinde gönderecek bir şeyleri kalmadığını öğrenince Baron bu kez “Ağaçları göndersinler,” buyurdu. Bunun üzerine köylüler ağaçları kesip gönderdiler. Baron zeytinyağına ve tuza banarak ağaçları yapraklarıyla, kökleriyle bir güzel yedi. (Rodari, 2017, s. 44)

Baron’un burada anlatılan insanüstü iştahı aristokrasinin yönetilen sınıfların sahip olduğu her şeyi yediğini, ürettikleri ve ikamet ettikleri üzerindeki hak taleplerini abartılı bir görsellikle temsil eder. Sadece yenebilir şeylerin değil ağaçlar gibi doğal hayatın bile tek bir kişinin iştahı ile yok edilebileceğine dair alegorik bir eleştiri için kullanır Baron.

Baron Mandalina’nın çizimi sadece aristokrasinin değil modern kapitalizmin eleştirisinden de izler taşır. Yazının başında da değindiğimiz gibi Soğan Oğlan II. Dünya Savaşı’nın doğurduğu koşulları eleştiren bir romandır. Baron Mandalina karakteri de yine II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa başkentlerinde yaşanan fiziksel ve psikolojik yıkımın yarattığı depresyonun en iyi temsillerinden biri olarak bilinen; Absürt Tiyatro akımının önemli ismi Samuel Backett’ın 1949 yılında yazdığı Godot’yu Beklerken (Beckett, 1963) adlı ünlü tiyatro oyunundaki kapitalizm eleştirisine doğrudan atıfta bulunur. Fakirlik, yokluk ve anlamsızlık içindeki iki karakterin sürekli Godot adında, asla gelmeyecek birini, bir şeyi bekledikleri bu oyunda kapitalizmi simgeleyen karakter gibi Baron Mandalina da yürüyemeyecek kadar şişman olduğu için, yaşlı ve çok küçük biri olan bay bezelye tarafından çekilir. O kadar ağırdır ki başka hiçbir karakter bu arabayı yerinden kımıldatmayı başaramaz.

/var/folders/n6/s7kglqnj3mq2zmh3230pcw080000gn/T/com.microsoft.Word/WebArchiveCopyPasteTempFiles/10593142_848377898508483_4135436376915845761_n.jpg Gianni Rodari. Le avventure di Cipollino (illustrato)

 

 

            Bu gönderme romanı modern kapitalist eleştiriye de bağlar. Godot’yu Beklerken’nin bu bölümünde doğrudan arabayı çeken, eşyaları taşıyan, zengin adamın yediği artıklarla karnını doyuran adamın bunu neden yaptığına dair bir açıklama getirilir. İki baş karakter zengin işvereni temsil eden adama gidip bu adama bunu neden yaptığını sorarlar. Fakat o “ben hiçbir şey yapmıyorum, bu işi ona vermem için o bana yalvarıyor” der. Bu replik Soğan Oğlan’nın da oyuna bağlandığı kısımdır. Aynı geleneksel hayvan hikayelerinde olduğu gibi yönetilenin, arabayı çekenin içinde bulunduğu koşullara gösterdiği rıza bu sistemin devam etmesini sağlayan en önemli noktadır. Soğan Oğlan’sa muhatabına umursamadan hayaller kurmasını, ona söylenenlere değil kendine inanmasını tembihler. Görüldüğü gibi ikili karşıtlık modern ideolojik fikirlerle; bir savaşın yarattığı travmanın, yani kayıp ve savruluşun ardından ortaya çıkan kendini yeniden keşfetme ve kurma yolculuğunu ima etmektedir. Roman hayvan hikayelerinin ideolojik ikili karşıtlığını modern sınıfsal sistemi eleştirmek adına yeniden konumlandırır.

            Savurgan Oğul Motifinin Dönüşümü

Romanın geleneksel savurgan oğul motifi üzerine yaptığı dönüştürme iki katmanda kurulmuştur: gerçek babadan itici bir sebeple ayrılma ve ona kavuşma; ideolojik babayı terk etme, ondan kalan mirasın “savurulması, ideolojik babaya isyan ve yeni bir düzenin kurulumu. Diğer bir deyişle roman bu motif yapısının iki varyantını da birlikte kullanır. “ideolojik baba”nın temsil ettiği yerleşik düzen aristokratik, otokratik, askeri yönetim olarak konumlandırılır. Tüm alışkanlıklar, norm ve uygulamalar ise onun mirasını temsil eder.

Gerçek baba ile olan hikayesine bakarsak ise motifin ayrılış, macera ve geri dönüş yapısını çok daha açık seçik biçimde görebiliriz. Soğan Oğlan, babası ve altı soğan kardeşi ile birlikte tam da bu eski düzenin içinde yaşar. Evi bir sebze kasasıdır. Limon prensin(İtalyanca orjinalinde kral) geçit töreni için hazırlanan limon askerler kötü kokularını fark eder ve onları sıraya dizerek yıkar. Bu eziyetli temizlik yine de yaradılışlarından gelen kokudan arındırmaz onları; fakat babadan ayrılış askeri yönetimin despotik ve paranoyak yapısını örnekleyen bir sebeple gerçekleşir. Limon prens geçişi sırasında halkın itişi kakışı altında ezilme tehlikesi atlatan soğan babanın söylediklerini yanlış anlar ve onu saçlarından yakalar. Bu sırada başmabeyincisinin “Efendimin, bana kalırsa bu adam tehlikeli bir süzen bozucu, onu göz altına aldırırsanız iyi edersiniz.” (s.9) demesiyle her bekçide bulunan gözaltı dürbünlerinin ona dönmesi bir olur. Bu gözetleme tam da modern yönetim aygıtının modern izleme yöntemlerinin temsilidir. Bu sırada kalabalığın itişip kakışmasının artması ile soğan baba yanlışlıkla limon prensin ayaklarının üzerine düşer ve tehlikeli bulunan bu hareketinin ardından limon askerler tarafından tutuklanarak hapse atılır.

Ayrılış ve düzenin sarsılması bu şekilde, modern despotik ve izleme aygıtlarının sonucunda gerçekleşir. Soğan oğlanın yolculuğu ertesi gün hapishanede görmeye gittiği babasının yönlendirmesi ile “Oğlum, artık büyüdün, kendi yolunu çizmek zorundasın. Annene ve kardeşlerine soğan amcan bakacak. Sen eşyalarını topla, hayata atıl, dünyayı tanımaya çalış, kitaplar oku” (s.13) demesiyle başlar. Bu yönlendirmenin kullanımı oldukça sıra dışıdır. Geleneksel hikayelerde baba hiçbir örnekte bu yönlendirmede bulunmaz. Aynı anne çaylak gibi oğluna bu yolculuğun tehlikelerinden söz edip, onu kendi sahip olduklarına kanaat etmesi konusunda yönlendirir. Fakat soğan baba bunun tam tersine oğlunu geleceğe, hayatın keşfine yönlendirir. Zira zaten o geleneksel “babanın”, yerleşik düzenin temsili değildir. O da bu düzenin değişmesinden yana olanlardandır.

Soğan oğlanın her bir bölümde adım adım alaşağı ettiği, geçmiş düzene dair her unsur kaybedilen mirastır ve bu sayede yeni bir düzenin kurulması için yeni bir alan doğar. Soğan oğlan bu yolculuk ve macera sonunda karakter olarak manevi bir dönüşüm yaşamaz fakat kimliksel ve ideolojik olarak dönüşür. Yönetilen sınıftan yönetime dahil olan modern bireye dönüşür. Hikayenin sonunda baba hapishaneden kurtulur ve babaya dönüş gerçekleşir; fakat geçmiş düzene dönüş gerçekleşmez. Düzen yeniden sağlanırken eski düzen ve ondan kalan miras da adım adım harcanmış, savrulmuş, bitirilmiş olur. Yine de eski düzenin bir parçası olan bazı karakterler cumhuriyetçi yönetim sistemine ayak uydururlar. Cezalandırılan kötüler değil dönüşen temsiller söz konusudur. Denge ve uyum da bu şekilde gerçekleşmiş olur.

Kokunun Roman’daki İşlevi

Roman hayvan hikayelerinin mutlakıyet rejimini meşrulaştıran yapısını tersine çevirir. Savurgan oğul motif yapısını ise yine eski yönetim aygıtının yitirilip yeni bir düzenin doğuşu olarak bireysel bir olgunlaşma hikayesi olmaktan çıkarıp toplumsal ve ideolojik bir perspektifte yeniden yazar. Kokunun buradaki konumu ise geleneğin dönüştüğü noktadadır. Koku belirleyici bir simgedir. Sadece kimliğin ve toplumsal konumun belirlendiği yetersizlik özelliği değildir. Karakterin yolculuğu ve savaşı süresince gücünü ondan aldığı var edici bir yetersizliktir. Güç romanda eksiklikten, toplumun içerisinde aşağı konumda olunmasına sebep olan özellikten gelir. Bu nedenle kokunun Soğan Oğlan romanındaki kullanımı aynı zamanda geleneksel hayvan hikayeleri konvansiyonlarının yerinden edilmesini sağlayan işlevlerinden biridir.

Soğan Oğlan’ın romandaki askeri baskıcı yönetimi simgeleyen Domates Şövalye ile karşılaştığı kısım bunun en iyi örneğidir. Herkesin çok korktuğu Domates Şövalye oldukça anlamsız nedenlerle bir çok karakteri hapse atar ya da halk üzerinden baskı kurar. Bay Balkabağı’nın evini almak için geldiğinde ise Soğan Oğlan karşısına dikilir. Domates Şövalye onu saçlarından tutar ve bir tutam da koparır. “İşte o anda anlaması gerekeni Soğan Oğlanın yolunan saçları anlattı Domates Şövalye’ye. Gözleri yaşarmaya başladı. Gözyaşları yanağından yedişer yedişer süzülüyordu. Sokak sırılsıklam olmuştu. Su borusu patlamıştı sanki. “Hiç böyle bir şey gelmemişti başıma” diye söylendi kendi kendine.” (Rodari, 2017, s. 25) Kocaman ve çok güçlü bir şövalye olarak domates hiyerarşinin üst katlarında konumlanır fakat onun gücü ondan çok daha küçük ve güçsüz olan Soğan Oğlan’ın başka bir özelliğine yenilir. Halk bu gözyaşlarıyla dalga geçer, halkın önündeki gücü ve saygınlığı zedelenir. Buna karşın ise Soğan Oğlan insanların gözüne girer ve güvenini kazanır. Bu kısım geleneksel ikili karşıtlığı geçersizleştirme işlevi güder. Kendinizde, kötü kokunuzda yani sizi güçsüz kılan şeyde gücünüzü bulun fikri aşılar. Romanın en büyük hissesi de buradan gelir.

Romanda güzel kokunun kullanımı da bu ikili karşıtlığı başka bir açıdan destekler. Baron Mandalina kendisine iyilik ettiğini sandığı Çilek Kız’a “Bu iyiliğinin karşılığını göreceksin” derken ona “İyileşince sana geçen yıl çiğnediğim bir Amerikan sakızının kağıdını hediye edeceğim. Göreceksin, ne güzel kokuyor” (Rodari, 2017, s. 98) der. Amerikan sakızının kağıdının kokusu yüksek sınıfın sağlayabileceği güzel kokudur. Bu kısım ise Baron’un da temsil ettiği kapitalist sınıfın güzel kokuyu nasıl algıladığını örnekler. Güzel koku algısı bir hayalden, yanılsamadan ibaret bir emtiadır ve ancak soğan kokusunun temsil ettiği “gerçekliği” kuvvetlendirebilir. Kötü koku ve güzel koku alt üst hiyerarşiyi belirlemesi gereken unsurlar olmaktan çıkar. Aksine bu hiyerarşinin sorgulanmasına imkan tanıyan yeni anlam yükleri ile yeni bağlantıları üretirler.

Sonuç olarak Gianni Rodari’nin II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından 1951 yılında basılan Soğan Oğlan romanı, bu büyük ve yıkıcı savaşın geçmişi unutmak ve yeni bir dünya kurmak adına taşınabilecek tüm umutları üzerinde taşır. Bu yazıda bahsedilen tüm yeniden üretim ilişkileri bir yana bu büyük travma, kayıp ve düşüşten yine de bir gelecek ümidi çıkarabilmesi açısından kitap modern çocuk yazınında değerini koruyacak eserler arasındadır. Roman gelecek ümidini bütünüyle Soğan Oğlan, Kiraz Oğlan (vikont), Çilek Kız, Turp Kız gibi çocukların çabalarında bulur. Zira cumhuriyet ilan edilince tüm hayvanlarla birlikte serbest bırakılan Filozof Fil dışarı çıkmak yerine “dışarıda da özgürlük olmadığını” söyleyip hücresinde anılarını yazacağını söylediğinde anlarız ki yetişkinlerin dünyası için özgürlük ve gelecek ümidi tükenmiştir. Rodari bu ümidi çocuklar için yaşatır. Sosyalizm, kapitalizm, II. Dünya Savaşı, siyasal dünya düzeni, sınıf kavramı gibi üzerinde konuşulmasının kolay olmadığı konularda çocuklarla konuşmak, düşünce üretmek adına “bir dönemin insan gerçekliğinin mikro kosmozu olarak”  Rodari’nin Soğan Oğlan’ı güçlü bir romandır.

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

Çatıkkaş, M. A. Ahmet Midhat'ın Kelile ve Dimne Tercümesi (Hulâsa-i Hümâyunnâme). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları,1999.

Bakhtin, Mikhael. Rabelais ve Dünyası. İstanbul: Ayrıntı, 2019.

Beckett, Samuel. Godot'yu Beklerken. (F. Edgü, Çev.) İstanbul: Çan, 1963.

Campell, Joseph. Mitolojinin Gücü. Mediacat, 2009.

Chraibi, Aboubakr. Situation and Action in the Arabian Nights. U. Marzolph, & R. Leeuwen içinde, The Arabian Nights Encyclopedia (Cilt 1). Santa Barbara, California: ABC-CLIO, 2004.

Hans Cristian Andersen Ödülü. Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği: cgyd.org adresinden alındı. web. 25 Aralık 2020.

Marroum, Marianne. Khalila wa Dimna: Inception, Appropriation and Transmimesis. Comparative Literature studies, 48(4), 2011. 512-540.

Rodari, Gianni. Soğan Oğlan. İstanbul: Can Çocuk, 2017.

Todorov, Tzvetan. Fantastik. İstanbul: Metis, 2012.

 

 

 

[1] Çocuk edebiyatının en prestijli ödülü olarak sadece yazarlara değil 1978 yılından itibaren çizerlere de verilmektedir. Romanların üzerinde Andersen’in masallarının etkisinin görülmesi bu ödülün kriterleri arasındadır. Bunun yanında seçici kurulun şeref listesi olarak da bilinen “tavsiye edilebilir yapıtlar” ve “ başa güreşenler” olarak yayınladığı listeler de adı geçen yıllarda çocuk edebiyatının en önemli yazar ve çizerlerinin öne çıkarması açısından önemlidir. Bugüne kadar Türkiye’den 1956 yılında Eflatun Cem Güney, 1958 yılında Cahit Uçuk şeref listesine girebilmiş; 1960 yılında ise Eflatun Cem Güney ayrıca “Başa Güreşen Adaylar” arasında yer almıştır. (Hans Cristian Andersen Ödülü, 2020)

[2] Burada masal değil hikaye kelimesini çok daha geniş bir anlatı sistemini ifade etmek adına seçiyorum. Zira masallar çocuk anlatıları olarak modern dönemlerde sansüre ve değişime uğrasa da uzun hayvan hikayesi geleneğinden belirgin izler taşırlar.

[3] Josep Campell Mitolojinin Gücü’nde, mitolojik anlatılardaki “kurban” mitini açıklarken, bunu bir kayıp ve yıkım değil bir mutluluk kaynağı olarak okur. Burada ölüm doğum ilişkisini gerçek ölüm-doğum ilişkisi ile açıklarken bile alegorik göndermeye ve jenerasyonlar arasındaki ilişkiye vurgu yapar. “Ölüm olmadan doğum olmaz, tek gerçek her neslin bir sonraki neslin gelebilmesi için ölmek zorunda olduğudur. Bir çocuk doğunca ya da doğurtunca artık ölüsünüzdür. Çocuk yeni hayattır ve siz bu yeni hayatın koruyucusu olursunuz.” (Campell, 2009, s. 147)

[4] 16. yüzyılda yazılmış olan bir Kelile ve Dimne olarak Hümayunname’nin 19.yüzyılda yeniden üretilmiş biçimi olarak Ahmet Mithat Efendi’nin Hülasaa-yı Hümayunname adlı kitabından alınmıştır. Bu seçim hikayelerin kapsamını klasik 16. yüzyıl metinleri ile 19.yüzyıl erken modernitesinin izlerini üzerinde taşıması açısından geleneksel, erken modern, modern bağlamlar adına kapsamlı bir bakış sağlayabilir.

[5] 19. yüzyıl versiyonunda “şehzade” kelimesini hatırlatacak biçimde “şahin-zade” olarak yeniden yazılmıştır.


İşbu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Çocuk Yazını'na aittir.