Bu Bir Kötülük Serisi Değildir: Despicable Me

 

Hatice Kübra Armağan

Türkçeye “Çılgın Hırsız” olarak çevrilen Despicable Me serisi dördüncüsü henüz yapım aşamasında olan üç filmlik bir animasyon serisi. Seri, serinin afişinde “süper baba, süper kötü” (super dad, super bad) olarak tanımlanan Gru’nun liderliğinde izlemelere doyamadığımız minyonların “süper kötülüklerine” odaklanır. Ancak, her ne kadar süper kötü bir karakterin vaadi verilse de bu animasyon serisinde gerçek manada kötülüklerle değil, aksine duyguların ve duygusallığın oldukça ön planda olduğu, yolu her zaman “iyi”ye çıkan bir kötülük anlayışıyla ve tanımıyla karşılaşıyoruz. Bu anlamda, Despicable Me evreninde her şeyden önce bir kabul olduğu söylenebilir: İnsan, özü itibariyle iyidir. Yapması gereken tek şey, o özü ortaya çıkarabilecek tercihlerde bulunmaktır. Gru’nun hayatını değiştiren, onu sıradışı bir biçimiyle dahi olsa “iyilik”e ulaştıran ise çocuk sahibi olmak ve evlilik olacaktır. Dolayısıyla, “aile” fikrinin Despicable Me serisinin tam da merkezinde olduğu rahatlıkla söylenebilir.

 

Serinin ilk filminde Gru, liderliğinde olduğu kötülük ekibinin üyeleri Dr. Nefario ve minyonlarla bilrikte dünyanın en büyük kötülüğünü yapabilmek için son derece büyük bir gayretle uğraşır. Hedefinde ise, küçültme ışınını ele geçirerek Ay’ı küçültüp, çalmak vardır. Ancak, Mısır Piramiti’ni çalan ve dünyanın en büyük kötüsü olarak anılmaya başlanan Victor, Gru’nun bu hedefinin önündeki kocaman bir engeldir. Zira, Gru’nun Ay’ı çalabilmesi için gerekli krediyi ona verecek olan Kötüler Bankasının yöneticisi Victor’un babasıdır ve oğlunun daha da ünlenebilmesi için Gru’nun Ay’ı çalma fikrini oldukça heveslidir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, her ne kadar Victor ve Gru dünyanın en büyük kötüsü olmak adına aynı işi yapsalar da -hırsızlık- ikisinin kötülüğü filmin daha başından itibaren birbirinden ayrılmaya başlar. Gru “dürüst” bir hırsızdır. Başkalarının kötülük planlarını çalmakla değil, kendi kötülük planlarını uygulamakla ilgilidir. Ancak ikisi arasındaki esas ayrım, tıpkı serinin geri kalanında diğer kötüler ve Gru’nun ayrılma noktası olarak sürekli karşılaşacağımız gibi, Gru’nun Victor gibi tamamen duygusuz biri olmamasıyla alakalıdır. Gru yalnızca sevginin ne demek olduğunu bilmemektedir. Zira, çok küçük yaşlarında ayrılan anne babası ve onu büyüten son derece ilgisiz ve sorumsuz annesi sebebiyle sevgi dolu bir aile ortamından uzakta büyür. Gru’nun hayatına yetimhanede yaşayan üç kız çocuğunun -Margo, Edith, Agnes- girmesiyle birlikte Gru’nun duygu dünyasında da bir değişim başlar. Her ne kadar Gru bu üç kız çocuğunu Victor’un kendisinden çaldığı küçültme ışını tekrar ele geçirebilmek adına kurduğu planın bir parçası olarak evlat edinse de, zamanla onlara karşı duygusal bir bağ kurmaya başlar. Gru için dönüm noktası da bu olur. Zira, kötülüğün esas unsuru olan duygusuzluğun devre dışı bırakıldığı andır bu. Bunun öncesinde ise, Gru’nun geçmişine bir geri dönüş yapılıp annesiyle olan ilişkisi aydınlatılarak kötülüğü, kötülüğün bir diğer esas unsuru olan “nedensiz kötülükten” kurtarılır. Gru’nun asıl istediği kötü olmak değil, çocukluğunda onu kasıtlı olarak görmezden gelen ve hayallerini küçümseyen annesinin dikkatini çekmektir.

 

Kızlarına sıkı sıkıya bağlanan Gru artık eskisi gibi “kötü” olmamaya karar verir. Daha doğru bir deyişle, eskisi gibi “kötü” olması artık mümkün değildir. Ancak yine de “sıradan” iyilikler, nezaket kuralları, mesela uzunca bir kuyrukta sırasını tıpkı diğerleri gibi beklemek ona göre değildir. “Kötülük” onun hayatının heyecanıdır. Sıradan bir hayat yaşayamayacağı gibi artık eskisi gibi duygusuzca eylemlerde de bulunamayacaktır. Aranan heyecan ikinci filmde bulunur. Doğa yanlısı, “çok gizli bir örgüt”te görev almaya başlar. Ancak, bu örgütün sıradışı bir iyilik anlayışı vardır. Örgütün misyonunu, örgüt liderinin sözleriyle hatırlamak gerekir: “Biz kötü karşıtı birliğiz. Küresel çapta suçla mücadelede kararlı, aynı zamanda da çok gizli bir örgütüz. Banka soygunu; bizi hiç ilgilendirmez. Cinayet; hiç işimiz olmaz. Ama kutup buzullarını eritmek veya kuş güzergahını yok etmek, ve hatta ayı çalmak istersen, biz bunu fark ederiz.” Gru’nun iyiliği de tıpkı bu örgütünkine benzetilebilir. Kendi ailesi söz konusu olmadığında son derece nezaketsizdir. Ancak yine de, her ne kadar sıradışılığının getirdiği ürkütücülüğü her zaman üzerinde taşısa da, kimseye zararı olmayacağı en azından seyirci tarafından gayet iyi bilinir. İkinci filmin sonunda görev arkadaşı Lucy ile evlendiğinde ise Gru artık ilk filmin başında izlediğimizden oldukça farklı biridir.

 

Gru, ilk filmde takip ettiğimiz sürecinin nihayetinde bir aile hissiyle beraber iyiliğe, ancak bu sıradışı iyiliğe ulaşır. Aynı biçimde, ikinci filmde Dr. Nefario’nun ve üçüncü filmde de minyonların benzer süreçlerden geçip nihayetinde iyiliğe ulaştıkları görülür. Dr. Nefario örneğin, Gru’nun seçtiği yoldan memnun değildir. Gru’nun isteğiyle kötülük teknolojileri geliştirmeyi bırakıp, marmelat üretmeye başlayan Dr. Nefario bir zamanlar yaptıkları kötülük planlarına ve uygulamalarına şiddetle özlem duymaktadır. Üstelik, marmelat üretimi gibi sıradan ve “iyi” işlerde de oldukça beceriksizdir. Bu sebeple, bir gün Gru’nun grubundan ayrılarak gerçek kötülükler yapabileceği bir iş bulur. Sonradan öğreniriz ki Dr. Nefario Gru’nun doğa yanlısı çok gizli örgüt adına yakalamaya çalıştığı El Macho adına çalışmaktadır. Üstelik, en masum canlıları dahi canavara dönüştürebilen bir silahı örgütün elinden çalarak onu El Macho’nun çıkarlarınca kullanabileceği oldukça yıkıcı bir silaha birlikte dönüştürür. Denilebilir ki, bu süreç Dr. Nefario için, tıpkı ilk filmde Gru’nun hikâyesinde de gördüğümüz gibi, kim olduğunu, ne istediğini ve onu neyin mutlu ettiğini öğrendiği bir süreçtir. Gru’dan ve minyonlardan ayrı kaldığı bu süreçte Dr. Nefario kendi deyişiyle aileden daha önemli hiçbir şeyin olmadığını fark eder. Dr. Nefario’nun kendi duygularnı fark ettiği, kendi içindeki “iyiliğin” galip geldiği andır bu. Her canlıyı bir canavara dönüştürebilen silaha karşı başka bir sillah üreterek canavara dönüşen herkesi eski haline çevirmeyi başarır. Böylece, hem özlem duyduğu aksiyon ihtiyacını karşılar hem de iyiliğin yolundan ayrılmamış olur ve Gru’nun ekibine tekrar katılır.

 

Gru’nun birinci filmde, Dr. Nefario’nun ise ikinci filmde hayatlarına dair verdikleri kararın bir benzerini minyonlar da üçüncü filmde verir. Sürekli iyi olmak, iyi davranmak istemeyen minyonlar Gru’yu terk ederler. Filmin başında Gru’yu terk eden minyonların, filmin sonunda Gru’ya dair duydukları özleme dayanamayıp ve bu vesileyle ailenin önemini kavrayıp Gru’ya geri döndüklerini izleriz. Duygular yine ağır gelmiş ve minyonlar aileden yana vermişlerdir. Bu sırada Gru da Baltazar Bratt’in peşindedir. Bratt çocuk yaşlarında, yani 80’lerin ikinci yarısında televizyonların en popüler isimlerinden biri olan ve dünyaya hâkim olmaya çalışan kötücül bir çocuğu canlandıran bir aktördür. Ancak, büyümeye başladığında Hollywood onu reddeder ve popülerliği bir anda yok olmaya başlar. Bratt’in hikâyesi kötülük bağlamında düşünüldüğünde anlamlıdır; zira insanlar henüz ahlak ve görgü kurallarının tam olarak oturmadığı çocukluk yaşlarındaki birinin yaptığı “kötülükleri” izlemekten rahatsız olmamaktadır. Ancak, Bratt büyümeye başladığında, genç bir yetişkinin toplumsal sözleşmeyi bir başrol olarak ihlal etmesi onu kabul edilebilir bir televizyon programı olmaktan çıkarır. Bratt de dünyadan dünyayı ele geçirerek, başka bir deyişle rolünü gerçek hayatına gerçek bir amaç edinerek intikam almaya karar verir. Bu noktada, dış dünyanın kötülüğü ile Gru’nun, ikinci filmde tanışıp evlendiği Lucy’nin, Dr. Nefario’nun ve minyonların kötülüklerini birbirinden ayırmak gerekir. Her üç filmde de karşımıza çıkan kötüler oldukça duygusuz ve kötülüklerinde oldukça kararlı kişilerdir. Gru ve ekibinde olduğu gibi kararları hakkında herhangi bir tereddütlerini, gelgitlerini göremeyiz. Ancak burada esas dikkat çeken, Gru’nun baş etmek zorunda kaldığı kötüler haricinde, Despicable Me serisi boyunca günlük hayatta karşılaştığımız “sıradan” insanların da en az seri boyunca karşımıza çıkan kötü adamlar kadar duygusuz olmalıdır. Özellikle ilk filmde, Margo, Edith ve Agnes’in kaldığı yetimhanenin son derece duygusuz müdürüyle beraber oldukça soğuk ve katı bir dünya ile karşılarız. Gru ve ekibi bu dünyaya bir tepki olarak kötü gibilerdir. Öyle ki, seri boyunca yaşadıkları değişimlere rağmen “iyi”nin temel bir unsuru olan nezaketten seri boyunca yoksun kalacaklardır.

 

Bu noktada denilebilir ki, Despicable Me serisinin odağında olan Gru ve ekibi dış dünyanın sıradan insanlarının aksine kötülüğü becerememelerinden kaynaklı iyiler değillerdir. Kendi içsel eğilimlerinin farkında, kendi süreçleri dahilinde belli tercihlerde bulunabilen, kendi hayatlarının karalarını veren insanlar ve minyonlardır. Bu anlamda Despicable Me serisi oldukça kıymetli yerde durmaktadır. Ancak, hem Gru hem de ekibi kendi duygularını ancak bir aile fikri çerçevesinde keşfedip ancak bir aile fikriyle duygusuz birer “kötü” olmaktan kurtulabilirler. Her ne kadar Gru bilindik biçimde bir aile kurmasa da, hem onun hem de ekibinin kendi iyiliklerini keşfetmeleri ve “olumlu” anlamdaki değişimleri her zaman evlilik-aile birliğinin yolundan geçer. Dolayısıyla, Despicable Me serisi diğer bütün yolları göz ardı ederek, “mutluluk” reçetesi olarak -oldukça tanıdık olduğumuz biçimde- ancak evlilik-aile birliğini işaret etmektedir. 

 

 

Kaynakça

  • Despicable Me 1. Universal City, CA :Universal Home Video, 2010.​

  • Despicable Me 2. Universal City, CA :Universal Home Video, 2013.

  • Despicable Me 3. Universal City, CA :Universal Home Video, 2017.

  • Instagram Sosyal Simge
  • Twitter
  • YouTube
  • Facebook Sosyal Simge

Design by Demet Erdoğan